Tarih Podcast'leri

Bizans Bazilikası Byllis, Arnavutluk

Bizans Bazilikası Byllis, Arnavutluk


Ardenika Manastırı

NS Ardenica'daki Theotokos'un Doğuşu Manastırı [1] (Arnavutça: Manastiri Lindja ve Hyjlindëses Mari, [2] [3] Yunanca: Μονή Γεννήσεως της Θεοτόκου [4] ) veya basitçe Ardenika Manastırı (Arnavut: Manastiri ve Ardenices), Arnavutluk'un Lushnjë kentinin 18 kilometre güneyinde, Lushnjë'yi Fier'e bağlayan ulusal yol üzerinde bulunan bir Doğu Ortodoks manastırıdır. [5]

Berat kuşatmasında Angevinlere karşı kazanılan zaferden sonra Bizans İmparatoru II. Andronikos Paleologos tarafından 1282 yılında yaptırılan manastır, 1451 yılında Arnavutluk'un ulusal kahramanı İskender Bey'in Andronika Arianiti ile evliliğinin kutlandığı yer olarak ünlüdür. . 1780'de Manastır, Rum Ortodoksluğunda din adamlarını yetiştirmek için bir ilahiyat okulu açtı. 1932'de çıkan bir yangında tamamen yanmış 32.000 ciltlik önemli bir kütüphaneye sahipti. Manastırın içindeki Azize Meryem Kilisesi, özellikle Aziz John Kukuzelis'ten Arnavutluk'un Durrës kentinde doğan Kostandin ve Athanas Zografi kardeşlerin fresklerini içeriyor.


İçindekiler

Arnavutluk, İtalya'nın doğusunda, Adriyatik Denizi'nin karşısında uzanan bir Akdeniz ülkesidir. Ülke, Balkan Yarımadası'nın güneybatı kısmını işgal etse de, kuzeybatıda Karadağ, kuzeydoğuda Kosova [a], doğuda Kuzey Makedonya ve güney ve güneydoğuda Yunanistan ile sınır komşusudur. Yüksek dağları, kayalık kıyıları, kıyı sulak alanları, kumlu plajları, sarp kanyonları ve geçitleri ve çeşitli şekil ve büyüklükteki adaları ile çeşitli ve zıt bir topografyaya sahiptir.

Topografya açısından ülke, batıda kıyı ovalarını, kuzeyde Arnavut Alpleri, kuzeydoğuda Şar Dağları, merkezde İskender Bey Dağları, doğuda Korab Dağları, güneydoğuda Pindus Dağları ve Ceraunian Dağları'na kadar kapsar. güneybatı Arnavutluk Rivierası ve İyon Denizi Kıyısı boyunca.

Ülke, çoğunlukla karasal etkilerle birlikte akdeniz iklimi yaşar. [8] Bu, iklimin ılıman kışlar ve sıcak, kuru yazlarla karakterize olduğu anlamına gelir. Ülkenin en sıcak bölgeleri, iklimin Akdeniz'den derinden etkilendiği batıdadır. Ülkenin en soğuk bölgeleri, karlı orman ikliminin hakim olduğu kuzey ve doğu kesimleridir.

Demir Çağı boyunca, Arnavutluk aslen İliryalılara ve Eski Yunanlılara ev sahipliği yapıyordu. Yüzyıllar sonra Bizanslılar, Venedikliler ve Osmanlılar tarafından fethedilmiş ve işgal edilmiştir. Birleşik bir Arnavut devletinin ortaya çıkışı, MS 1190'da Arbër Prensliği'nin kurulmasına kadar uzanır.

Antik Çağ Düzenle

Arnavutluk'ta mimarlığın başlangıcı, Dunavec ve Maliq'te tarih öncesi konutların keşfiyle orta Neolitik Çağ'a kadar uzanır. [9] Toprağa dikey olarak yapıştırılmış kazıklara dayanan ahşap bir platform üzerine inşa edilmişlerdir. [9] Arnavutluk'taki prehistorik konutlar, hem Fier yakınlarındaki Çakran'da bulunan hem de tamamen yer altında veya yarı yeraltında bulunan evler ve yer üstünde inşa edilmiş evler olmak üzere üç tipten oluşur.

Tunç Çağı boyunca İliryalılar ve Eski Yunanlılar, Arnavutluk topraklarında örgütlenmeye başladılar. İliryalılar, farklı kültür ve sanata sahip etnik bir grup iken, Arnavutların İliryalıların soyundan geldiğine inanılıyor, ancak bir sonuca varmak için yeterli kanıt kalmadı. İllirya'daki şehirler, ağırlıklı olarak surlarla çevrili yüksek dağların tepelerine inşa edildi. Ayrıca, Arnavutluk tarihi İlirya mimari anıtlarına karşı nazik olmamıştır. Amantia, Antigonia, Byllis, Scodra, Lissus ve Selca e Poshtme gibi İliryalılardan birkaç anıt hala korunmaktadır. [10]

İlirya Savaşları'nın ardından, Arnavutluk'taki mimari, MÖ 2. yüzyılda Romalıların gelişiyle önemli ölçüde gelişti. Apollonia, Butrint, Byllis, Dyrrachium ve Hadrianopolis gibi fethedilen yerleşimler ve köyler, bir forum, yollar, tiyatrolar, gezinti yolları, tapınaklar, su kemerleri ve diğer sosyal binaların inşasıyla Roma modellerini takip ederek özellikle modernize edildi. Bu dönem aynı zamanda toplanma yerleri olarak toplumsal öneme sahip stadyumların ve kaplıcaların inşasına da damgasını vurmuştur.

Daha önce çeşitli İlirya ve Antik Yunan kabileleri tarafından doldurulan Butrint, bir koruyucu ve ardından bir koloni haline geldi. [12] [13] Günümüzde, Arnavutluk'ta Roma mirasının en iyi korunmuş kalıntıları arasında yer alırken, yüksek düzeyde bir Roma kentleşmesi sergilemektedir. Mirasını surlar, su kemeri, forum, bazilika, vaftizhane, hamam, amfi tiyatro ve orta sınıf evleri ile çeşitli mozaik ve duvar resimleriyle süslenmiş merkezi avlulu konaklar şeklinde bırakmışlardır.

Dyrrachium, Roma döneminde gelişti ve İlirya Savaşları'ndan sonra bir koruyucu oldu. Romalıların inşa ettiği Durrës Amfitiyatrosu, o zamanlar Balkan Yarımadası'nın en büyük amfitiyatrosuydu. [14] Günümüze ulaşan tek Roma anıtıdır.

Romalı Senatör Gnaeus Egnatius tarafından inşa edilen Via Egnatia, bir zamanlar batıda Adriyatik Denizi'ndeki Durrës şehirlerini doğuda Marmara Denizi'ndeki Konstantinopolis'e bağlayan çok amaçlı bir otoyol olarak iki bin yıl boyunca işlev gördü. [15] Ayrıca, rota Balkanlar'daki Roma kolonilerine Roma ile doğrudan bir bağlantı sağladı.

Orta Çağ Düzenle

Arnavutluk'taki Ortaçağ şehirleri iki kritere göre sınıflandırılır:

  • Berat ve Gjirokastra gibi surlarla ilişkili şehirler
  • Tiran, Kavaja ve Elbasan gibi düz veya dik arazilerde bulunan şehirler.

Orta Çağ boyunca konut, savunma, ibadet ve mühendislik yapıları şeklinde çeşitli mimari tarzlar gelişti. Roma İmparatorluğu doğu ve batı olarak ikiye ayrıldığında, Arnavutluk Doğu Roma İmparatorluğu'nun altında kaldı. Bunun adına, mimari Bizanslılardan güçlü bir şekilde etkilenmiştir. Bu dönemde esas olarak ülkenin merkezinde ve güneyinde birçok kapsamlı kilise ve manastır inşa edildi. [ kaynak belirtilmeli ]

Ancak, miras kalan bazı tarihi yapılar işgalci Osmanlı kuvvetleri tarafından zarar görmüştür. 13. ve 14. yüzyıllarda, Arnavut feodal beyliklerinin konsolidasyonu, Maraşveya şehir surlarının dışındaki mahalleler. Bu tür gelişmelere örnek olarak, feodal kaleden kaynaklanan Petrele, Kruje ve Gjirokastra merkezli Arbereş beylikleri verilebilir. 15. yüzyılda, Lezha, Petrela, Devoll, Butrint ve Shkodra'nın kale surları gibi koruyucu yapılara çok dikkat edildi. Elbasan Kalesi, Preza, Tepelena ve Vlora gibi stratejik noktalarda daha fazla rekonstrüksiyon yapıldı, ikincisi sahildeki en önemlileri. 18. ve 19. yüzyıllarda Bushati Ailesi, Ahmet Kurt Paşa ve Ali Paşa Tepelena gibi dönemin büyük Paşalıkları sırasıyla İşkodra Kalesi, Berat ve Tepelena gibi çeşitli surları yeniden inşa ettiler. Ali Pashe Tepelena'nın Epir boyunca büyük bir kale inşa kampanyasına giriştiğini belirtmek önemlidir.

Ortaçağ döneminde, Arnavutluk'taki camiler iki kategoriye ayrıldı: kubbe ile örtülü olanlar ve çatı örtülü salonu olanlar. İkincisi, Osmanlı işgalinden hemen sonra, mevcut Shkodra, Kruje, Berat, Elbasan ve Kanina kiliselerinin dönüştürülmesiyle kabul edildi. Örneğin Mustafa Paşa Bushati'nin İşkodra'da yaptırdığı Kurşun Camii, tipik bir İstanbul camisini andırıyor.

Öte yandan, Hıristiyan dini yapıları, paleo-Hıristiyan öncüllerinden birçok özelliği miras almıştır. 16. ve 19. yüzyıllar arasında, Voskopoja bazilikası, Ardenica Manastırı ve Voskopoja'daki Aziz Nikolaos Kilisesi gibi basit yerleşim planlarına sahip bir dizi küçük yapı inşa edildi. İkincisi, Arnavutluk'taki en değerli mimari anıtlardan biridir. İç duvarları ünlü ressam David Selenica ile Constantine ve Athanasios Zografi kardeşler tarafından yapılan tablolarla kaplıdır.

Modern Düzenleme

18. yüzyılda, Arnavutluk'taki şehir silueti, ibadet yerlerini ve Saat Kulesi'ni içermeye başladı. Bunlar, kaplıca, çeşme, hamam gibi diğer sosyal yapılarla birlikte medrese şehir merkezini ve mahallelerini daha da zenginleştirdi.

17. yüzyılda, Çarşı bir üretim ve değişim merkezi olarak ortaya çıkarken, şehir işlevini ve sakinlerini tamamen kaybeden kalenin ötesine genişler. Bu dönemde İşkodra ve Korca önemli ticaret ve zanaat merkezleri haline gelir.

20. yüzyılın ilk yarısı Avusturya-Macaristan işgali ile başlar, Fan Noli hükümeti, Kral Zog'un krallığı ile devam eder ve İtalyan işgali ile sona erer. Bu süre zarfında, Arnavut ortaçağ kasabaları, Avusturya-Macaristan mimarları tarafından kentsel dönüşümlere uğradı ve onlara Avrupa şehirlerinin görünümünü verdi.

Tiran'ın merkezi, İtalya'da Benito Mussolini döneminin tanınmış mimarları Florestano Di Fausto ve Armando Brasini'nin projesiydi. Brasini, şehir merkezindeki bakanlık binalarının modern düzenlemesinin temelini attı.

Plan, Arnavut mimar Eşref Frashëri, İtalyan mimar Castellani ve Avusturyalı mimarlar Weiss ve Kohler tarafından revize edildi. Ana Bulvar'ın kuzey kısmı açılırken, Tiran e Re bölgesinin dikdörtgen paralel yol sistemi şekillendi. Bu şehir planları, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Arnavutluk'ta gelecekteki gelişmelerin temelini oluşturdu.

1944'ten 1991'e kadar şehirler, mimari kalitede bir düşüşle birlikte düzenli bir gelişme yaşadı. Büyük sosyalist tarzdaki apartman kompleksleri, geniş yollar ve fabrikalar inşa edilirken, kent meydanları yeniden tasarlandı ve bir dizi tarihi bina yıkıldı.

Komünizmin çöküşünden sonraki dönem, genellikle kentsel gelişme açısından olumsuz olarak tanımlanmaktadır. Köşkler ve apartmanlar eski kamusal alanları planlamadan işgal etmeye başlarken, batı ovalarına uzak kırsal alanları terk eden iç göçmenlerden şehirlerin etrafında enformel mahalleler oluştu. Azalan kentsel alan ve artan trafik sıkışıklığı, planlama eksikliğinin bir sonucu olarak büyük problemler haline geldi. 2014 İdari Bölünme Reformunun bir parçası olarak, Arnavutluk'taki tüm şehir merkezleri fiziksel olarak yeniden tasarlanıyor ve cepheler daha Akdeniz görünümünü yansıtacak şekilde boyanıyor. [16] [17]

Çok şey başarılmış olmasına rağmen, eleştirmenler Tiran'ın geleceği hakkında net bir vizyon olmadığını savunuyorlar. Tiran'ın karşı karşıya olduğu acil sorunlardan bazıları, yasadışı ve kaotik inşaat nedeniyle kamusal alan kaybı, banliyö bölgelerindeki asfaltsız yollar, Tiran'ın Yapay Gölü'nün bozulması, İskender Bey Meydanı'nın rehabilitasyonu, her zaman var olan bir sis, bir merkez otobüs terminali inşaatı ve halka açık park yeri eksikliği. Gelecek planları arasında Tiran Multimodal İstasyonu ve tramvay hattının inşası, Tiran Nehri bölgesinin rehabilitasyonu, eski Tiran Tren İstasyonu boyunca yeni bir bulvarın inşası ve Büyük Çevre Yolu'nun bitirilmesi yer alıyor.

Düzenle

Bin pencereli şehir olarak da bilinen Berat, Arnavutluk'un güneyinde küçük bir şehir. Berat'ın mimarisi çeşitlidir ve İliryalıların ve Eski Yunanlıların mirasını ve aynı zamanda şehri daha önce Bizanslılar ve Osmanlılar arasında yönetmiş olan çeşitli halkların ve imparatorlukların mirasını kapsar. Bununla birlikte, şehir manzarası özellikle Osmanlıların mimari üslubu tarafından kabartılmıştır ve olağanüstü tarihi ve mimari açıdan ilgi çekici çok sayıda yapıya sahiptir. Bu, şehri UNESCO Dünya Mirası Alanı haline getirdi.

Şehir, kale içindeki yerleşim bölgesi veya Kalaja, Mangalem ve Gorica olarak bilinen üç bölüme ayrılmıştır. Kalaja'nın, Desaretes'in İliryalı kabilesinin yerleşim yeri olduğu için antik çağda bulunduğuna inanılıyor. [18] Daha sonra, Romalılar şehri fethettiğinde Antipatrea olarak bilindi ve Albanorum Oppidum adını verdi. [18] Yüzyıllar boyunca Bizanslılar ve Osmanlılar tarafından çok sayıda fethedilmiştir.

Kalaja iyi korunmuş durumda ve çoğu taştan yapılmış çok sayıda evden oluşuyor. Holy Trinity Kilisesi ve St. Mary of Blachernae Kilisesi de dahil olmak üzere olağanüstü dekore edilmiş ikonalara ve duvar resimlerine sahip çok sayıda kilise hala ayaktadır. İslam mimarisi, Kızıl Cami ve Beyaz Cami'nin kalıntıları ile temsil edilmektedir. Romalılar tarafından yaptırılan sarnıç görülmeye değerdir. Önde gelen Onufri İkonlar Müzesi de kalenin içinde yer almakta ve Onufri ile diğer önemli Arnavut ressamların eserlerini sergilemektedir.

Mangalem mahallesindeki evler, Gorica mahallesine doğru dik bir tepe boyunca inşa edilmiştir. Vadiye bakan cepheler karakteristik olarak sarkık pencerelere sahiptir. Bu nedenle Berat, ünvanını "bin pencereli şehir" olan semte borçludur. Kral Camii, Kurşun Camii ve özellikle Bekarlar Camii olmak üzere üç Osmanlı camisi vardır. Halveti Teqe, Kral Camii'nin arkasında durur ve etkileyici bir oyma tavanı çevreler.

Gorica uzun bir süre sadece Gorica Köprüsü üzerinden Berat'ın geri kalanına bağlandı. 1780 yılında Ahmed Kurt Paşa tarafından yaptırılan Arnavutluk'taki en popüler Osmanlı köprüleri arasındadır. Aziz Spyridon Manastırı, hayranlık uyandıran Bizans Sonrası üslubuyla öne çıkan bir diğer cazibe merkezidir.

Korçe Düzenle

Korçë'deki mimari, konaklar ve konut binaları, Arnavut kaldırımlı sokaklar ve birçok kafe ve restoranın bulunduğu geniş bulvarlar ile karakterize edilir. Art Nouveau, Neoklasizm ve Osmanlı üsluplarının çalkantılı tarihi nedeniyle mimari bir karışım var. Ondokuzuncu ve yirminci yüzyılın başlarından sonra İtalyan ve Fransız etkileri arttı. Yüzyıllar boyunca altyapısını modernize eden şehir, sokaklarında ve cephelerinde tarihinin bir kısmını korumuştur.

Şehir, on sekizinci yüzyılda önemli bir ticaret ve ekonomi merkeziydi. [19] Osmanlı yönetimi sırasında, Eski Çarşı hızla gelişerek şehrin ana ticaret merkezi haline geldi. Çarşılar, tipik Osmanlı ticaret kompleksleri olmasına rağmen, Arnavutluk kasabalarında ve Balkanlar'ın başka yerlerinde gelişmiştir. Çarşıda Osmanlı mimarisi hakimdir, son zamanlarda yapılan rekonstrüksiyonlar ise modern mimariye özgü unsurların uygulanmasına yol açmıştır.

Diriliş Katedrali, Bulevardi Republika'nın kuzeyinde, merkezde yer almaktadır. Arnavutluk'taki en büyük Doğu Ortodoks katedrallerinden biridir ve aynı zamanda şehrin sembollerinden ve başlıca turistik mekanlarından biridir. Katedral üç nefli bir yapıdır ve Bizans üslubuna aittir. Bir merdiven üzerinde hafifçe yükseltilmiştir ve esas olarak krem-beyaz ila fildişi renkli taşlardan ve kırmızı tuğlalardan oluşur. İç duvarlar ve kubbeler ikonalar ve fresklerle süslenmiştir.

Mirahori Camii, 1484 yılında yaptırılmış ve İljaz Bey Mirahor tarafından kurulmuştur. Depremde hasar gören yapının minaresi ve kubbesi yakın zamanda restore edilmiştir. Kırmızı tuğla katmanları üzerine uzanan beyaz kireçtaşı bloklardan oluşur. Şehirde ve çevre ilçede Osmanlı dönemine ait az sayıdaki eserden sadece biridir.

Kiliseler Düzenle

Hıristiyanlığın Arnavutluk'ta uzun ve sürekli bir tarihi vardır ve Havariler zamanında tanıtılmıştır. [20] [21] Kiliseler, bazilikalar, vaftizhaneler gibi kutsal yapılar Roma'nın İlirya'yı işgalinden sonra ortaya çıkmaya başladı. Arnavutluk'ta 4. ve 6. yüzyıllar arasında geliştirilen bir Erken Hıristiyan mimarisi tarzı. [1] Roma İmparatorluğu doğuya ve batıya düşerken, Doğu Roma İmparatorluğu Roma mimari unsurlarını canlı tuttu ve biraz daha düz kubbeleri ve heykellerden ziyade duvar resimleri ve ikonların daha zengin kullanımıyla popüler oldu.

6. yüzyılda inşa edilen Butrint Bazilikası ile Vaftizhane, Balkan Yarımadası'ndaki en önemli Erken Hıristiyan yapılarından biridir. [22] Akdeniz dünyasının en büyük vaftizhanelerinden biri olan İstanbul'daki Ayasofya'nın yanındadır. [23] En dikkat çekici özelliği, hem Hristiyanlık hem de Aristokrat yaşamla ilgili ikonografiyi gösteren etkileyici mozaik zeminidir. [24]

Labovë e Kryqit'teki Theotokos Kilisesi'nin Yatakhanesi, ülkedeki Bizans mimarisinin hayatta kalan en büyük örneklerinden biridir. İçi çeşitli mozaikler, freskler ve sanatsal değeri yüksek kaplamalarla dekore edilmiştir. Haç planında düzenlenmiş nefli ve nefli yüksek merkezi kubbeli tipik bir Bizans kilisesidir.

Durrës St. Anthony Kilisesi, Bizans mimarisinin bir başka önemli örneğidir. Adriyatik Denizi'ne doğrudan yakın olan Rodon Burnu'nda inşa edilmiştir. Yapı 14. yüzyılda inşa edilmiştir ve Gjergj Kastrioti Skanderbeg tarafından yaptırılan Rodoni Kalesi'ne yakındır.

Ardenica Manastırı, Berat Kuşatması'nda Angevinlere karşı kazanılan zaferin ardından 1282 yılında inşa edilmiştir. 1451'de İskender Bey'in Andronika Arianiti ile evliliğinin kutlandığı yer. Manastır, birçok romanesk özelliği ile Bizans mimarisinin etkileyici bir temsilcisidir.

Arnavutluk tarihi, Erken Hıristiyan mimari anıtlarına karşı nazik olmamıştır. Berat Kutsal Teslis Kilisesi, Mezopotam'daki St. Nicholas Manastırı Kilisesi, Maligrad St. Mary Kilisesi, Blachernae St. Mary of Berat Kilisesi gibi o döneme ait kilise ve manastırların yapı ve kalıntıları ülke geneline dağılmış durumda. , Paleochristian ve Bizans Lin Kilisesi.

Camiler Düzenle

On beşinci yüzyılın sonlarında, Osmanlı İmparatorluğu topraklarını genişletti ve Balkan Yarımadası'nın çoğunu fethetti. On altıncı ve on yedinci yüzyıllarda İslam, Arnavutluk'ta baskın din haline gelmişti. Kendinden önceki Hıristiyanlıkta olduğu gibi, yeni din de Osmanlı'nın Arnavutluk'u işgalinden sonra tanıtıldı. [26] Arnavutluk'a eşlik eden yabancı etkiler, ülke çapında kapsamlı bir cami inşasıyla emildi ve yeniden yorumlandı. [27]

Osmanlı mimarisinde tuğla ve taş kombinasyonları çok yaygın iken, tuğla ağırlıklı olarak kemer, kubbe ve tonozlarda kullanılmıştır. Ayrıca bu camilerin en karakteristik özelliği, cami içindeki harimin önemli bir bölümünü kaplayan yarım daire düz profilli bir kubbenin hakim olmasıdır. Çeşitli İslami unsurların zarafeti, fayans kullanımı, geometrik tasarımlar, çiçek motifleri ve duvar resimleri gibi binalara ve iç tasarımlara harmanlanmış ve uyarlanmıştır.

Osmanlıların Arnavutluk ve Balkanlar'daki uzun varlığının aksine, bu dönemden sadece birkaç önemli cami hayatta kaldı, özellikle Arnavutluk'un merkezine ve güneyine dağılmış durumda. Bu camilerden biri de 1495 yılında İmrahor İlyas Bey tarafından Korçë'de yaptırılan Mirahori Camii'dir. [28] Şehir ve çevre ilçede mevcut tek Osmanlı camisidir. [27]

Tiran'daki Et'hem Bey Camii, ülkedeki Osmanlı mirasının önemli bir temsilcisidir. Caminin yapımına 18. yüzyılın sonlarında başlanmış ve 19. yüzyılda tamamlanmıştır. [29] En dikkat çekici özellikleri cami içindeki ağaçları, şelaleleri ve köprüleri betimleyen fresklerdir.

Bekarlar Camii, UNESCO Dünya Mirası Alanı olarak yazılan Berat'ın Mangalem mahallesinin alt kısmında yer almaktadır. Şehirdeki diğer camilerin çoğu gibi Bekarlar Camii de 1961'de Arnavutluk Kültür Anıtı ilan edildi. [30]

1773 yılında Paşa Mehmed Bushati tarafından yaptırılan İşkodra Kurşun Camii, Osmanlılar tarafından şehirde kalan tek yapıdır. [27] Kubbelerinin tamamı kurşunla kaplı olduğu için bu adı almıştır. Cami, Drin boyunca bir çayırda Rozafa Dağı'nın eteklerinde yer almaktadır. 1865'te şehrin bu bölümünü süpüren büyük bir selden sonra kullanım dışı kaldı.

Berat'ta en karakteristik özelliği kurşun kubbesi olan Kurşun Camii, Arnavutluk'taki en iyi korunmuş Osmanlı yapıları arasında yer alıyor. [27] Berat'ın Osmanlı İmparatorluğu içinde önemli bir idari ve dini merkez haline geldiği 16. yüzyılda inşa edilmiştir.

Gjirokastër'deki Çarşı Camii, 18. yüzyılda, o dönemde şehrin ticari mahallesi olan çarşıya, Gjirokastër Kalesi'ne yakın bir tepe yamacında inşa edilmiştir. Her ne kadar şehrin ve caminin çoğu revak ile inşa edilmiş olsa da.

Tekke Düzenle

Osmanlı İmparatorluğu İslam'ı tanıtırken, Bektaşi Tarikatı Balkanlar'a yayıldı ve özellikle Arnavutluk'ta güçlendi. Tekkeler, İslam mistisizminin merkezleriydi ve teolojik, normatif İslam'a popüler bir alternatif sağladı. [31] Tekkelerin mimarisi genellikle basittir ve bir kubbe, kemer, avlu, portal, türbe ve merkezi bir salon ile eklemlenir.

Halveti Tekkesi Arnavut Ahmet Kurt Paşa tarafından 18. yüzyılda Berat'ta yaptırılmıştır. Dikdörtgen bir ibadet odası, özel dini hizmetler için daha küçük bir oda, girişten önce etkileyici bir portal ve bir türbeden oluşan ikinci dereceden bir yapıdır. Yapının içindeki duvarlar çeşitli freskler ve duvar resimleri ile süslenmiştir.

1770 yılında inşa edilen Dollma Teqe, Krujë surlarının içinde yer alır ve bir türbe ve hamam içerir. Düz kubbe alçak sekizgen bir tolobat üzerine oturmaktadır. İç duvarları zengin bir şekilde dekore edilmiş ve duvar resimleri ve yazılarla boyanmıştır.

Kaleler Düzenle

Arnavutluk'un doğal manzaraları, tüm şekil ve boyutlarda kaleler, hisarlar ve hisarlarla bezelidir. Önceleri, çoğunlukla istilaları püskürtmek için pratik kullanımlarıyla tanımlandılar ve genellikle asil aileler için kraliyet ikametgahı olarak hizmet ettiler. Bu yapılar, Arnavutluk'un tarihi geçmişinin hazinelerini ve mirasını oluşturmaktadır. Arnavut topraklarındaki ilk kaleler İliryalılar ve Romalılar tarafından, daha sonra Venedikliler ve Osmanlılar tarafından yapılmıştır. Çoğunluk, tarih boyunca ve farklı çağlarda değişen kurallar ve savaş teknolojisi gelişimine uyarlamalarla yenilenmiştir.

Berat Kalesi, 4. yüzyıla kadar izlenebilecek uzun bir tarihe sahiptir. [32] Romalılar tarafından yakıldıktan sonra, surlar 5. yüzyılda Bizanslılar tarafından ve daha sonra 15. yüzyılda Osmanlılar tarafından yeniden güçlendirildi. [32] Kale, özellikle Arnavutluk'taki Komünizm sırasında sık sık hasar gördü ve yeniden inşa edildi. Etkileyici freskler, duvar resimleri ve ikonlarla bezenmiş birkaç Bizans kilisesine sahipken, Osmanlı mirası camiler ve geleneksel evler şeklinde kendini göstermektedir.

Krujë Kalesi, Gjergj Kastrioti Skënderbeu'nun hükümdarlığı altında Osmanlıların ilerleyişine birkaç kez direnen Krujë'de kayalık bir tepenin üzerine inşa edilmiş tipik bir ortaçağ kalesidir. 5. ve 6. yüzyıllarda inşa edilmiş ve çevresindeki duvarlar, gözetleme ve sinyalizasyon noktası olarak hizmet veren dokuz kule ile güçlendirilmiştir. [33] Hala ev ve konak kalıntılarına rastlanmaktadır.

Bashtovë Kalesi, Orta Çağ'da Venedikliler tarafından mevcut eski bir yapının üzerine inşa edilmiştir. Adriyatik Denizi'ne yakın Shkumbin Nehri'nin ağzına yakın çok stratejik bir noktada duruyor. Kale, Gotik neşter kemerini Bizans ve Osmanlı etkileriyle birleştiren tipik bir Venedik yapısıdır.

Petrelë Kalesi, Petrelë ve Erzen Vadisi'ne bakan bir tepenin üzerinde bulunan bir ortaçağ kalesidir. Kale, iki gözetleme kulesi ile üçgen bir yapıya sahiptir. Erken tahkimatlar muhtemelen 3. yüzyıldan kalmayken, 9. yüzyılda genişletildi ve Osmanlı İmparatorluğu'na karşı isyanı sırasında Gjergj Kastrioti Skënderbeu için bir üs olarak hizmet etti.

Rozafa Kalesi, İşkodra'da eski bir kaledir. Kale, kalenin temeline gömülen bir kadınla ilgili ünlü bir efsane ile ilişkilidir. Kayalık bir tepe üzerinde uzanır ve üç tarafı Buna, Kir ve Drin nehirleri tarafından tutulur. Bugünkü adı Rozafa, ilk kez Orta Çağ'ın başlarında ortaya çıktı. Daha sonra Osmanlılar Balkanları fethedince kale daha sonra camiye çevrilmiştir.

Bir tepe kalesi olan Gjirokastër Kalesi, Gjirokastër şehir manzarasına hakimdir ve Drino nehri vadisi boyunca stratejik olarak önemli rotaya bakmaktadır. Sur içinde beş kule ve ev, bir saat kulesi, bir kilise, bir sarnıç ve daha birçok yapı bulunmaktadır.

Ali Paşa Kalesi Butrint'te Vivari Kanalı'nın ağzı boyunca küçük bir ada üzerine inşa edilmiştir. Kale, Yanina Paşalığına hükmeden ve hatta denizlerde Cezayir Dey'i ile rekabet etmeye çalışan Yanya Arnavut Ali Paşa'nın adını almıştır. Yıpranmış duvarları olan küçük dikdörtgen bir yapıdır, köşeler boyunca, deniz tarafında topları olan iki dövülmüş yuvarlak kule ve ateşleme halkaları veya pencereleri ile donatılmış düzensiz büyüklükte iki dövülmüş kare kule vardır.

Rodoni Kalesi, Adriyatik Denizi'ne yakın bir konumda, Rodon Burnu'nda yer almaktadır. Adı, İlirya tanrısı Rodon'dan türetilmiştir. Birinci Krujë Kuşatması ve Lezhë Birliği'nden sonra Kastriotiler, Osmanlılara karşı kullanmak için tahkimatları artırmaya karar verdiler. Skanderbeg, kalenin yeri olarak Rodon Burnu'nu seçti ve inşaat 1450'de başladı.

Arnavutluk'ta farklı mimari tarzlara sahip diğer önemli ve etkileyici kaleler arasında Durrës Kalesi, Kaninë Kalesi, Lezhë Kalesi, Lëkurësi Kalesi, Prezë Kalesi ve Justinian Kalesi sayılabilir.

Düzenle

Kulla, Osmanlı fetihine, ulusal rönesansa ve kapitalizmin ortaya çıkışına karşı direnişin bir sonucu olarak 17. ve 19. yüzyıllar arasında gelişen müstahkem kule evlerdi. Çoğu durumda, geniş bir aile evi şeklini alırlar. Ancak iki kardeş için bir ev de bulunabilir.

Arnavut evleri mekânsal ve planlama kompozisyonlarına göre sınıflandırılır ve dört ana gruba ayrılır: [35]

  • Vater zjarri veya şömineli/ocaklı evler: Bu tür evler öncelikle Tiran İlçesinde bulunur ve ateş evi ile karakterize edilir (Shtëpia e Zjarrit), çevresinde etkileşime giren çevre alanları ile iki katın yüksekliğini kaplar.
  • Hajatlı veya sundurmalı evler: Bu tarzın ayırt edici bir özelliği, evin arka bahçe ve doğal çevre ile olan ilişkisidir. Çoğu zaman, bu evler düz araziler üzerine inşa edilir ve zemin kat sakinleri tarafından tarımsal amaçlar için kullanılır. Örneğin, Tiran'daki Shijaku Evi, büyük bir kapı girişi olan kerpiç duvarlarla çevrilidir ve neredeyse her zaman basit bir çatı ile örtülür.
  • ile evler çardak, en üst katta bulunan ve konuklara veya dinlenmeye ayrılmış bir balkon türü: Çoğunlukla Berat'ta, daha az olarak Kruje ve Lezha'da bulunurlar. Evin ana cephesinde yer alan çardak, binanın dış kompozisyonunun baskın bir unsurudur ve orijinal olarak açık olarak tasarlanmıştır. Çardak, sıcak mevsimlerde doğal güneş ışığından yararlanılarak sakinler tarafından yoğun olarak kullanılmaktadır. Aynı zamanda evin diğer alanları ile bağlantı görevi görür. Bu evler birkaç alt tipe ayrılır: ön cephede, bir tarafta ya da ortada çardaklı evler. Bu tür yapılara bir örnek Elbasan'daki Hajdar Sejdini Evi'dir.
  • Kentsel veya sivil kulla: Savunma ve depo amaçlı kullanılan Gjirokaster (bkz. Zekate Evi), Berat, Kruje ve Shkoder'da bulunurlar. İç kısım ailenin zenginliğini gösterirken, zemin kat kışın sığırlar için güvenli bir yer ve kurak yaz ayları için su rezervleri olarak hizmet ediyordu.

Güney kentsel veya sivil Kullas, Berat, Gjirokastër, Himara ve Këlcyrë şehirleri ve çevresinde bulunur. [36] [37] Gjirokastër'deki kule evler, Osmanlı fethinden önce 13. yüzyılda inşa edilmiştir. [38] Kuzey Kullas, Arnavutluk'un kuzeyinde ve Kosova'nın Dukagjin bölgesinde inşa edilmiş, oldukça güçlendirilmiş bir konut binasıdır. Küçük pencereler ve atış delikleri içeriyorlar çünkü asıl amaçları saldırıya karşı güvenlik sağlamaktı. Ayrıca, başlangıçta ahşap ve taştan ve sonunda sadece taştan inşa edilmişlerdir.

İlk Kullalar, Dukagjini bölgesinde sürekli çatışmaların olduğu bir dönemde, 17. yüzyılda inşa edildi, ancak hala kalanların çoğu 18. veya 19. yüzyıldan kalma. Neredeyse her zaman çeşitli işlevlere sahip bir bina kompleksi içinde inşa edilmişlerdir, ancak köylerde Kullas çoğunlukla bağımsız yapılar olarak bulunur. Aynı zamanda, sakinlerin çevredeki alana bakabilmeleri için bina kompleksi içinde konumlandırılmışlardır. Kasabalardaki kullalar genellikle bağımsız yapılar olarak inşa edilirken, köylerde daha yaygın olarak daha büyük bir Kullas ve taş ev topluluğunun bir parçası olarak bulunurlar, genellikle ait oldukları aile klanı için bir araya toplanırlar.

Bazı Kullalar, tecrit ve güvenli sığınaklar veya kan davalarının hedef aldığı kişilerin kullanımına yönelik "kilitli kuleler" (Kulla Ngujimi) olarak kullanılmıştır. Bir örnek Theth'de bulunabilir. [39]

Kullas'ların çoğu üç katlı binalardır. Külliyenin genellikle Divanhane adı verilen ikinci katına yerleştirilen, zemin katı ise büyükbaş hayvan barınağı ve ahır olarak kullanılan "Oda e Burrave"deki mimari yapısının karakteristik bir birimidir. birinci kat, aile odalarının bulunduğu yerdi. Divanhane'nin yapıldığı malzeme, bazen ahşap veya taş, Küll'leri sınıflandırmak için kullanılır. [40] [41]


Arnavutluk'un antik tarihi su yüzüne çıkıyor

Arnavutluk'un önde gelen arkeoloji bilgini Neritan Ceka'yı dinleyerek sanatçıların, yazarların ve politikacıların takıldığı popüler bir Tiran kafesi olan Piazza kitapçısında espresso içiyordum. Orta Arnavutluk'ta kazı yapılan “muhteşem” bir alandan bahsediyordu. "Byllis," dedi Ceka. "Byllis'e gitmelisin."

İlirya, Yunan, Roma ve Bizans bölgesinin, 2. yüzyıldan kalma 20 sıralı bir Greko-Romen amfitiyatrosu ve Yunanistan veya Türkiye.

Ceka'dan arkeolojik alanlara yaptığım ziyaretleri planlamada yardım etmesini istemiştim ve onun listesi beni şaşırttı. Sitelerin kapsamı ve zenginliği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Apollonia'daki Yunan ve Roma kalıntıları. Modern Durres, Yunan, Roma ve Bizans şehirlerinin üzerine inşa edilmiştir. (MÖ 3. ve 4. yy) İlirya krallarına ait mezarlar. Hareketli ve modern bir metropol olan Tiran'da bile, yakın zamanda bir inşaat alanında ortaya çıkarılan, mozaik zeminleri hala bozulmamış bir 4. yüzyıl Roma evi gördüm.

Arnavutluk'un böyle bir hazine olduğunu kim bilebilirdi? Tanıdığım Arnavutlar bana Balkan ulusunun ılıman Akdeniz iklimi, görkemli Alpler, bozulmamış ormanlar, el değmemiş nehirler ve göller, muhteşem manzaraları ve Adriyatik boyunca uzanan kilometrelerce uzanan kumsallarından bahsetti. Ama arkeolojik siteler? Söz yok.

Avrupa'nın güneydoğu köşesinde yer alan Arnavutluk, Paleolitik çağda günümüz Arnavutlarının ataları olan İliryalılar tarafından yerleşmiştir. Situated where it is and surrounded by powerful, warring empires, Albania has seen a lot of violence throughout its history. Greeks, Romans, Byzantines, Venetians and Ottomans swept through, leaving their mark and their ruins.

For decades, the country’s archeological treasures were virtually lost to the world. Communists took over in 1944, and dictator Enver Hoxha’s iron grip kept the country isolated until the end of communism in the early 1990s.

That’s when Albanian archeology captured the attention of experts around the world. The fledgling Albanian parliamentary democracy began a systematic program of excavation and conservation, in partnership with the Butrint Foundation, a British charitable trust, and other foreign organizations and colleges.

I came to Albania’s capital last January to teach journalism at the University of Tirana under a Fulbright grant. After the semester’s end in May -- a good time to travel in Albania -- I would have time to explore some sites around the country.

In the 15 years since the end of communism, Tirana has grown from a sleepy town of a few hundred thousand to a hopping metropolis, close to 1 million. The place, with garishly painted buildings, is crawling with cheerful sidewalk cafes overflowing with young people, Internet cafes, fitness centers, restaurants and clubs blaring rock and rap through the night. There’s plenty to see and do here, if you can put up with the fumes and dust kicked up by the frenzied construction everywhere.

The capital was a great launch pad for most of my day trips to archeological sites. Albania is a tiny country, with a land area of 11,100 square miles and about 3 million people.

On Ceka’s recommendation, I put Byllis on my list and planned my trip, leaving plenty of time for travel because, except for an 80-mile superhighway from Tirana to Lushnje, Albanian roads are a challenge, particularly at night.

(I advise traveling with a tour group or a guide, unless you are an adventurous, seasoned traveler. I made it a point to travel with an Albanian-speaking guide who could deal with unexpected police checkpoints, plus street vendors, beggars and hotel and restaurant staff. Although the country is safe for the most part, it’s also wise to check with the State Department for travel advisories, www.travel.state.gov, before you visit.)

In May, the weather was balmy, the spring rains had finally stopped, and roads were clear to travel south, where most of the Greco-Roman sites are: Durres, Apollonia and extraordinary Butrint, which has been declared a World Heritage site by UNESCO. I’d leave Byllis for last.

I started with Durres and Apollonia, because I could get there and return to Tirana in time for an “American Idol"-type songfest that Albanians love to watch on “telly” almost nightly.

THE city, only 24 miles from Tirana, was the ideal place to combine a bit of archeology with a nice seaside supper before heading back to the capital.

Albanians regard the dreary, industrial seaport as a hot spot because of its white sandy beaches, resorts and great fish restaurants. If you close your eyes to the mad, untamed construction on the coastline and the rubbish on the beach, Durres is an amazing repository of ruins from various historical eras, one layered over another.

You can see the marks left by Illyrians, Greeks, Romans, Byzantines and Ottomans simply by driving around town.

A 14th century Venetian rotunda looks out to the harbor. Roman baths are behind the Aleksander Moisiu Theater in the central square. A 15th century mosque is built onto a former church from the Byzantine era. In the center of town, a Roman, 2nd century amphitheater, the largest in the Balkans, was discovered when a man dug into his backyard in 1966. It stands neglected and only partially excavated.

We approached the entrance. Soon, an old attendant hobbled to the rickety gate and opened the lock with a huge key. Inside, the amphitheater became oddly magical. Here, gladiators felled starved lions, and chariots rushed through the tunnel to an open arena as thousands of spectators roared with excitement. Here too is an early Christian chapel with broken mosaic images of St. Stephen, St. Mary and the archangels Gabriel and Michael.

On the way to the amphitheater, I had spotted the Archaeological Museum, where most of the artifacts found during excavations are exhibited, and had planned to stop there on my return. But it was closed, and this served as a good warning: Don’t expect hours and schedules to be precise. Telephone numbers are also risky -- many change without notice or disconnect altogether. And often you won’t find street names posted, so rely on your taxi driver for directions.

About that time, dinner sounded good, so I headed to the tavernas along the Durres seaside, which are renowned for their grilled fish -- the best in Albania. I ended the day among locals, feasting on a plate of fish and crisp potatoes fried in olive oil, accompanied by an icy Albanian Pilsener.

In contrast to Durres, Apollonia was everything a tourist expects of the perfect Hellenic-Roman archeological site. The Greeks settled themselves in the midst of an Illyrian city in 588 BC.

Apollonia’s breathtaking location -- on a promontory overlooking the shimmering Adriatic and aquamarine Vjosa River -- is worth the 77-mile drive from Tirana.

The open plan makes it easy to stroll about the grassy knolls, imagining Julius Caesar planning his campaign against Pompey in the magnificent six-columned Monument of Agonothetes. Or by the Odeon, built when Apollonia was a center of learning and the future Roman Emperor Augustus was a student there.

I sat on an overturned column along the path listening to the sudden burst of what sounded like a Mozart concerto echoing from the beautiful 14th century Church of St. Mary -- a rehearsal, I later learned, for an afternoon performance at the amphitheater. I gazed at the ruins of a small temple to the Greek goddess Artemis (to the Romans, Diana) and a triumphal arch and wandered past the 2nd century outlines of what were once homes of wealthy Apollonians. Beyond were the Roman baths and finally, a small, 2nd century amphitheater facing the Adriatic.

Back in Tirana that evening, I remembered Ceka’s words. “You won’t forget Byllis, will you?” But Byllis would have to wait. My next stop was Butrint.

AFTER driving 170 miles in a torrential rain, my driver and I arrived in Saranda in early evening, too late for a visit to Butrint, a few miles down the road.

Although there are hotels and restaurants around the site, most tourists make the resort city of Saranda their headquarters because it is filled with hopping seaside cafes, bars and luxury hotels and restaurants along the palm-fringed seaside promenade.

Saranda is an archeological city in its own right. It was fortified with walls in the 4th century by Romans. An early Christian basilica is decorated with exquisite mosaics. The Monastery of the 40 Saints (from which Saranda derives its name) is also a tourist stop.

It drizzled the following day too.

“What can you see in the rain? No one will be there,” said my driver, Robert, who picked me up under an umbrella outside my hotel. But I insisted we drive to Butrint.

Robert was right. No one was around, except for a few archeologists from the Butrint Foundation making their way to the excavations, which include a palace and the foundations of a Roman villa thought to have belonged to Cicero’s correspondent, Atticus.

Butrint is magically situated on Lake Butrint, where such writers as Virgil, Racine and Baudelaire found inspiration.

I breathed in the fragrant, moist air along the woodsy glades and muddy paths. I passed ancient baths, thick mossy walls, an amphitheater and fallen columns. I almost expected Lord Byron to rise from the ruins it has that languorous quality of the 19th century grand tour about it.

The rediscovered city of Butrint is probably more significant today than it was when Caesar used it as a provisions depot for his troops during his campaigns in the 1st century BC. It was considered an unimportant outpost, Ceka said, overshadowed by the likes of Apollonia and Durres. I felt transported to another time and space.

In 2000, the Albanian government established Butrint National Park, which draws about 50,000 visitors annually. Cultural performances are held in the huge amphitheater.

Next on my tour was Byllis, Ceka’s favorite site, about halfway between Butrint and Tirana.

But I never did get there. Robert thought the muddy roads would be dangerous. “The rain could be a problem,” he said again.

So I threw up my hands and called it a day. We headed toward Vlora via the Logora Pass to pick up the coastal road back to Tirana. We climbed limestone cliffs overlooking the aquamarine waters where the Adriatic and Ionian seas meet. We passed quaint villages, plush pine forests, groves of oranges and olives and medieval churches.

For dinner, we munched on spit-roasted lamb at a roadside restaurant, mesmerized by the beauty of the forest against the blue sea miles away. It’s a good thing, I thought, that the construction barons had not yet tapped into this beautiful segment of Albania. I hope they never will.


10 Days Albanian Crossroads of Antiquity

It may seem a backwater now, but Albania’s importance in the ancient world is written large in the historical sources. Why was Albania so important? One look at its geography will tell you. This is a country blessed with natural harbors, and a short sea crossing to the Italian port of Brindisi.

It is also the start of the most direct overland route from the Adriatic to Istanbul, which in Roman times was traced by the Via Egnatia. A natural staging post between the eastern and western Mediterranean, Albania flourished under Greeks, Romans, Byzantines, and Ottomans.

Day 1: Tirana

Transfer from Tirana International Airport to the hotel. Dinner and overnight in Tirana.

Day 2: Durrës, Apollonia

Durres was a key port for both the Greeks and the Romans, and a vital link on the route from Europe to Asia. We visit its amphitheatre, the largest in the Balkans, as well as the Roman forum, the ancient city walls and the archaeological museum. Then it’s time for Apollonia. Founded by colonists from Corinth around 600 BC, it was later home to a famous Academy, where Octavian was studying in 44 BC. Finds are displayed in the cloisters of a 13th-century Byzantine monastery. First of two nights in Berat.

Day 3: Berat

Berat. A UNESCO world heritage site, Berat is one of Albania’s oldest and most attractive cities, with many Ottoman houses scattered across the hills above the river. A walking tour of the lower town includes the 15th-century mosque and the 18th-century Halvati Teqe. Meanwhile, the Byzantine citadel above shelters the Church of St Mary – home to the dazzling Onufri Icon Museum where 16th- and 17th-century Christian art and a beautiful iconostasis are displayed. Overnight in Berat.

Day 4: Byllis, Vlora

Once the largest city in southern Illyria, Byllis is a vast and atmospheric archaeological site, perched on a hilltop and commanding spectacular views. In Late Antiquity Byllis became an important Christian centre, and several basilicas were built. Vlora is the country’s second port the first parliament convened here following the declaration of independence in 1912. Here, we see the Muradie Mosque built in 1537 by the greatest of Ottoman architects, Mimar Sinan. Overnight in Vlora.

Day 5: Himara, Saranda

The day is spent travelling through Llogara National Park and along the breathtaking Ionic coast. The journey is broken in the bay of Porto Palermo, a few kilometres from the small town of Himara, where we visit a Venetian fort and castle. Arrive in Saranda for a panoramic view of the bay before continuing to the hotel for a one-night stay.

Day 6: Butrint, Gjirokastra

Situated by a lake close to the Greek border, Butrint (Buthrotum) was settled by Greeks from nearby Corfu in the 6th century BC. It became an important Roman colony, declined in Late Antiquity and was abandoned in the Middle Ages. Lords Sainsbury and Rothschild set up the Butrint Foundation in 1991 to protect and examine the site. Excavation has revealed substantial elements of the late Roman and Byzantine town including a basilica, baptistery and a palace. First of two nights in Gjirokastra.

Day 7: Gjirokastra, Labova e Kryqit

The steep cobbled streets and stone-roofed Ottoman houses of Gjirokastra are best appreciated from the castle. We visit the Old Bazaar, a traditional Ottoman house and the former home of dictator Enver Hoxha, now an ethnographic museum. In the afternoon, the remote village of Labova e Kryqit (Labova of the Cross) is our destination – to see one of the oldest Byzantine churches in Albania, dating back to the 6th century. Overnight in Gjirokastra.

Day 8: Ardenica, Tirana

Drive north to the Monastery of Ardenica, built in 1282 by Byzantine Emperor, Andronikos II Palaiologos and famous as the site of the wedding in 1451 of Albania’s national hero, Skanderbeg. From here, we continue to the capital, Tirana. The afternoon is spent in the vast National Historical Museum where displays span from antiquity to the Communist regime of Enver Hoxha. First of two nights in Tirana.

Day 9: Lezha, Kruja

Drive to Lezha to see the Skanderbeg memorial, built on the site of the ruined cathedral where the hero is buried. Next stop is Kruja, Albania’s medieval capital, clustered around its restored bazaar, above which sits a ruined citadel and castle. It is also home to an excellent Ethnographic Museum and a modern museum dedicated to the life of Gjergj Kastrioti (aka Skanderbeg). After some free time, we return to Tirana for the final night.

Day 10: Tirana

Depending on your departure time, morning tour of Tirana includes some of the city’s grand central boulevards, lined with relics of its Ottoman, Italian and Communist past. There is also a visit to the National Art Gallery. Transfer to Tirana International Airport.


Albania Culture and Heritage

Arrival and meeting with our guide. Departure to Tirana, capital of Albania.

Visit of the city Scanderbeg Square, National Museum, clock Tower, Tabaku Bridge, the Pyramid once housing the Museum of ex Dictator Enver Hoxha, the Palace of Congress, the Ministry Buildings, the Bunker symbol of communist Area. Visit Blloku area once forbidden area for the people now the most frequented area with fancy bars, nice restaurants and clubs.

Breakfast in the hotel and departure towards the UNESSO town of Berat known as the “city of thousand windows”.

Berat is a city on the Osum River, in central Albania. It’s known for its white Ottoman houses. On a hilltop, Berat Castle is a huge compound now inhabited by townspeople. Within its walls are Byzantine churches, the Red Mosque and the Onufri National Museum, with Christian icons. East is the Ethnographic Museum, in an 18th-century house, displaying traditional crafts and part of a reconstructed medieval bazaar.

In Berat will visit the citadel, the Iconographic Museum of Onufri, the Ethnographic Museum which is housed in an 18th-century Ottoman house that’s as interesting as the exhibits. Visit Mangalemi and Gorica quartiers, the Bachelor’s Mosque and several churches.

Breakfast in the hotel and departure towards the archeological park of Apollonia.

On the way will stop for visit at Ardenica Monastery of Theotokos Mary, built by Byzantine Emperor, Andronikos II Palaiologos in 1282 after the victory against the Angevins in the Siege of Berat, the monastery is famous as the place where, in 1451, was celebrated the marriage of Skanderbeg, the national hero of Albania, with Andronika Arianiti.

The ancient city of Apollonia of Illyria was founded at the beginning of the VII century BC. By Greek colons coming by the cities of Corinth and Corcyra. Apollonia became an emporium of merchandising between Greeks an Illyrians and prospered very much in both Greeks and roman times. It was considered to be one of the most prominent cities at the time, selected from over twenty other cities throughout the Mediterranean, to receive the glorious name of Apollo, the god of music and poetry. Within its walls, you will find the Monastery and the Church of St. Mary, which, along with the Archaeological Museum located inside the monastery, add yet another layer of history, architecture, and culture to the Park.

Lunch at the local restaurant Leon Rey names after the French archaeologist.

Afterwards continue to Vlora the city of Indolence. Upon arrival visit the Independence Square and Marudie Mosque, cultural monument of Albania was once a Byzantine Church.

Breakfast in the hotel and drive along the Albanian Riviera. This is the most beautiful part of the coast in Albania and also one of the most beautiful areas in the whole Ionian Sea. The road goes through breathtaking scenery, with mountains rising dramatically up from the coast. Caesar’s Pass (Qafa e Cezarit) named after Julius Caesar who set foot in the area in pursuit of Pompey is also located near Llogara Pass. The stretch of coast where Caesar landed his troops is today a long, white almost deserted beach of Palase, and it looks pretty much as it would have done two thousand years ago.

Stop in Llogara to admire the view and enjoy the delicious sheep yogurt with honey. Then proceed to Porto Palermo bay to visit the Castle of Ali Pasha, built by Ali Pasha of Ioannina in the early nineteenth century. It’s still in excellent condition. NS

castle was built on the site of an existing monastery described by British traveler Leake, and an older castle. Porto Palermo bay used to be naval base during communist time.

South of Saranda, within striking distance of the Greek border, Ksamil has an excellent location. The three small islands in its turquoise bay are an easy swim or boat ride away.

Breakfast in the hotel and departure towards the UNESCO site of Butrinti.

Butrinti is a National Park that includes a very well preserved archaeological area, an uncontaminated vegetation area of Mediterranean maquis and has also a lake that is connected to the Ionian Sea by a natural channel. The excavations and studies have proved that during the VII and the VI centuries BC. Butrint was a protourban centre. By the V century BC Butrint has got the full form of an ancient city. During the VI century the city was equipped with new buildings such as the theatre, the agora, the small, temple and the stoa. The main importance and magnificence of the Site was in the Roman period when the City was proclaimed a Roman Colony and used by the roman aristocracy as a holiday destination. Even during late antiquity Butrint maintained its importance. The construction of the Great Basilica and of the baptistery dates to this period. The baptistery has the floor surface covered by a mosaic decoration of a very fine processing, which is very well preserved.

After the visit proceed to Gjirokastra, also known as the city of Stones.

Gjirokastra is an UNESCO World Heritage Site and comprises hundreds of Ottoman-style tower houses with distinctive stone roofs, wooden balconies and whitewashed stone walls. The most important structure of the city is the castle, which is the biggest castle in Albania. Inside the castle, you can visit the Museum of Weapons, opened in 1971. Weapons from the prehistoric times up to the World War II are exhibited on here. The National Folk Festival has taken place in this castle during the years.

A walk around the network of cobbled streets will transport you back in time.

Breakfast in the hotel and departure towards the archeological Park of Bylis.

Byllis was the largest city in Southern Illyria, but despite this fact, it was mentioned relatively late by historians and ancient geographers. In 49-48 BC the city surrendered to the forces of Caesar and served as the basis for his great army. Stephen Byzantine wrote that Byllis was established by Neoptolemus, son of Achilles. Despite this consideration, the construction techniques date the site no earlier than 370-350 BC. Byllis became a Roman colony, during the early years of the dominium of Augustus, and its name became Colonia Julia Augusta. During the period of late antiquity Byllis became an important center and several large early Christian basilicas were built, all wearing ornate mosaics.

After the visits and lunch in local restaurant continue to Durres where will visit the Amphitheatre and Archeological Museum.

Some important archeological monuments that testify the glorious past of the city during different periods of history are: The ancient city walls, the roman amphitheater and baths, the byzantine forum, the Venetian tower, the ottoman hamam. The most renowned archaeological structure found in Durrës is “Bukuroshja e Durrësit,” a mosaic from the 4thcentury B.C. Today, it is exhibited in the National Historic Museum in Tirana.

Breakfast in the hotel and departure towards Shkodra.

Shkodra is very rich in cultural heritage, the city itself as well as the people bear pride in the large number of artists, musicians, painters, photographers, poets, and writers born here. In Shkodra you can visit Rozafa Castle. Rising majestically upon a rocky hill west of the city, the outcroppings and battlements paint a blazing picture against the setting sun.

The renewed Marubi National Museum of Photography famous for its big and rare collection of photos over Albanian history. Take a tour at Pedonalja so called Kole Idromeno street that is the old center of Shkodra, very Mediterranean taste passing through mosques and churches. Lunch in local restaurant the Shkodra Lake and then proceed to Kruja.

Kruja is a tourist attraction alongside a panoramic mountainside location. “Kruja is a strange town, all clustered around its bazaar.” Some of the main points of interests include the restored Castle and Citadel that it is tied to the legend of the hero who fought against the Turks for about 25 years. The Skanderbeg Museum

situated inside the castle was constructed in memory of the Albanian National Hero. Within the Castle you will find also the Ethnograhic Museum and Dollma Tekke. The Old Restored Bazaar has a truly oriental look, multi-colored and overflowing with goods of every description.

Farewell dinner in local restaurant with vies of the Castle and delicious with traditional food.

Breakfast in the hotel and if time available, will drive up to Sari Salltik to visit Bektashi tekke inside a Cave. Sarisalltik was a renowned figure in the Balkan region as a symbol of religious tolerance. As such, he has historically been the main figure among the Bektashi believers and one they have relied upon when spreading their beliefs. Thousands of pilgrims visit the Sarisalltik Masjid during holidays but many of them visit daily.

From up there you can enjoy the wild and beautiful nature of the mountain.

Afterwards transfer to the airport.

END OF THE TRIP

Not: Please notice that program can be adopted as per clients’ request


Renowned Italian historian confirms Byllis was a Greek city despite Albanian revisionism

The Epirus region is today divided in two – liberated Epirus in Greece and Northern Epirus that falls into the borders of modern Albania and still has a 125,000-strong Greek minority in the region.

For thousands of years Greeks have lived in Epirus and built many ancient cities, some which are inhabited to this day, and some which have become ancient ruins.

However, historical revisionism is strong in Albania as Albanians attempt to link themselves to the ancient Illyrians with quasi-theories that are mostly rejected by the academic and historical world.

As part of this historical revisionism, Albanian historians attempt to claim that many of the Ancient Greek settlements in Northern Epirus, were in fact Illyrian, and therefore Albanian.

This is despite the fact that it is well known many of these settlements were Greek and no strong evidence that today’s Albanians are linked to the ancient Illyrians.

Vittorio Sgarbi, an Italian Member of the Chamber of Deputies (Parliament), cultural commentator and historian with over 70 publications, is the latest of many well-renowned personalities to confirm the Hellenism of some of these ancient ruins in Northern Epirus.

“In the past when I have come to Albania, I have seen amazing places. But I have never been to Byllis (Βύλλις), a Greek city with a big theatre from which we can see Avlonas (Αυλώνας, Albanian: Vlorë),” he was filmed saying just days ago.

Byllis was an ancient Greek city located in the region of ancient Illyria. The remains of Byllis are situated northeast of Vlore, 25 kilometres from the sea.

Byllis being a Greek-speaking city on the borders of Illyria and Epirus, had its own stadium and theatre during the Hellenistic era.

The city had its own coinage which was different from that of the tribe of Bylliones.

Many historians believe that Byllis is the northernmost non-colonial Greek city in the region.

Despite international consensus that Byllis was a Greek city, some quasi-Albanian historians insist that the city was built and inhabited by the ancient Illyrians despite the records, spoken language, institutions, officials, city-planning and fortifications all being in Greek.


Angelokastro is a Byzantine castle on the island of Corfu. It is located at the top of the highest peak of the island"s shoreline in the northwest coast near Palaiokastritsa and built on particularly precipitous and rocky terrain. It stands 305 m on a steep cliff above the sea and surveys the City of Corfu and the mountains of mainland Greece to the southeast and a wide area of Corfu toward the northeast and northwest.

Angelokastro is one of the most important fortified complexes of Corfu. It was an acropolis which surveyed the region all the way to the southern Adriatic and presented a formidable strategic vantage point to the occupant of the castle.

Angelokastro formed a defensive triangle with the castles of Gardiki and Kassiopi, which covered Corfu"s defences to the south, northwest and northeast.

The castle never fell, despite frequent sieges and attempts at conquering it through the centuries, and played a decisive role in defending the island against pirate incursions and during three sieges of Corfu by the Ottomans, significantly contributing to their defeat.

During invasions it helped shelter the local peasant population. The villagers also fought against the invaders playing an active role in the defence of the castle.

The exact period of the building of the castle is not known, but it has often been attributed to the reigns of Michael I Komnenos and his son Michael II Komnenos. The first documentary evidence for the fortress dates to 1272, when Giordano di San Felice took possession of it for Charles of Anjou, who had seized Corfu from Manfred, King of Sicily in 1267.

From 1387 to the end of the 16th century, Angelokastro was the official capital of Corfu and the seat of the Provveditore Generale del Levante, governor of the Ionian islands and commander of the Venetian fleet, which was stationed in Corfu.

The governor of the castle (the castellan) was normally appointed by the City council of Corfu and was chosen amongst the noblemen of the island.

Angelokastro is considered one of the most imposing architectural remains in the Ionian Islands.


Angelokastro is a Byzantine castle on the island of Corfu. It is located at the top of the highest peak of the island"s shoreline in the northwest coast near Palaiokastritsa and built on particularly precipitous and rocky terrain. It stands 305 m on a steep cliff above the sea and surveys the City of Corfu and the mountains of mainland Greece to the southeast and a wide area of Corfu toward the northeast and northwest.

Angelokastro is one of the most important fortified complexes of Corfu. It was an acropolis which surveyed the region all the way to the southern Adriatic and presented a formidable strategic vantage point to the occupant of the castle.

Angelokastro formed a defensive triangle with the castles of Gardiki and Kassiopi, which covered Corfu"s defences to the south, northwest and northeast.

The castle never fell, despite frequent sieges and attempts at conquering it through the centuries, and played a decisive role in defending the island against pirate incursions and during three sieges of Corfu by the Ottomans, significantly contributing to their defeat.

During invasions it helped shelter the local peasant population. The villagers also fought against the invaders playing an active role in the defence of the castle.

The exact period of the building of the castle is not known, but it has often been attributed to the reigns of Michael I Komnenos and his son Michael II Komnenos. The first documentary evidence for the fortress dates to 1272, when Giordano di San Felice took possession of it for Charles of Anjou, who had seized Corfu from Manfred, King of Sicily in 1267.

From 1387 to the end of the 16th century, Angelokastro was the official capital of Corfu and the seat of the Provveditore Generale del Levante, governor of the Ionian islands and commander of the Venetian fleet, which was stationed in Corfu.

The governor of the castle (the castellan) was normally appointed by the City council of Corfu and was chosen amongst the noblemen of the island.

Angelokastro is considered one of the most imposing architectural remains in the Ionian Islands.


About the chronological periods of the Byzantine Empire

This essay is intended to introduce the periods of Byzantine history, with attention to developments in art and architecture.

The Colossus of Constantine, c. 312–15 (Palazzo dei Conservatori, Musei Capitolini, Rome) (photo: Steven Zucker, CC BY-NC-SA 2.0)

From Rome to Constantinople

In 313, the Roman Empire legalized Christianity, beginning a process that would eventually dismantle its centuries-old pagan tradition. Not long after, emperor Constantine transferred the empire’s capital from Rome to the ancient Greek city of Byzantion (modern Istanbul). Constantine renamed the new capital city “Constantinople” (“the city of Constantine”) after himself and dedicated it in the year 330. With these events, the Byzantine Empire was born—or was it?

Map with Rome and Constantinople (underlying map © Google).

The term “Byzantine Empire” is a bit of a misnomer. The Byzantines understood their empire to be a continuation of the ancient Roman Empire and referred to themselves as “Romans.” The use of the term “Byzantine” only became widespread in Europe after Constantinople finally fell to the Ottoman Turks in 1453. For this reason, some scholars refer to Byzantium as the “Eastern Roman Empire.”

Byzantine History

The history of Byzantium is remarkably long. If we reckon the history of the Eastern Roman Empire from the dedication of Constantinople in 330 until its fall to the Ottomans in 1453, the empire endured for some 1,123 years.

Scholars typically divide Byzantine history into three major periods: Early Byzantium, Middle Byzantium, ve Late Byzantium. But it is important to note that these historical designations are the invention of modern scholars rather than the Byzantines themselves. Nevertheless, these periods can be helpful for marking significant events, contextualizing art and architecture, and understanding larger cultural trends in Byzantium’s history.

Early Byzantium: c. 330–843

Scholars often disagree about the parameters of the Early Byzantine period. On the one hand, this period saw a continuation of Roman society and culture—so, is it really correct to say it began in 330? On the other, the empire’s acceptance of Christianity and geographical shift to the east inaugurated a new era.

Sant’Apollinare in Classe, Ravenna (Italy), c. 533–49 (apse mosaic, 6th century, triumphal arch mosaics, likely c. 7th–12th centuries) (photo: Steven Zucker, CC BY-NC-SA 2.0)

Following Constantine’s embrace of Christianity, the church enjoyed imperial patronage, constructing monumental churches in centers such as Rome, Constantinople, and Jerusalem. In the west, the empire faced numerous attacks by Germanic nomads from the north, and Rome was sacked by the Goths in 410 and by the Vandals in 455. The city of Ravenna in northeastern Italy rose to prominence in the 5th and 6th centuries when it functioned as an imperial capital for the western half of the empire. Several churches adorned with opulent mosaics, such as San Vitale and the nearby Sant’Apollinare in Classe, testify to the importance of Ravenna during this time.

Approximate boundaries of the Byzantine Empire under emperor Justinian I, c. 555 (Tataryn, CC BY-SA 3.0)

Under the sixth-century emperor Justinian I, who reigned 527–565, the Byzantine Empire expanded to its largest geographical area: encompassing the Balkans to the north, Egypt and other parts of north Africa to the south, Anatolia (what is now Turkey) and the Levant (including including modern Syria, Lebanon, Israel, and Jordan) to the east, and Italy and the southern Iberian Peninsula (now Spain and Portugal) to the west. Many of Byzantium’s greatest architectural monuments, such as the innovative domed basilica of Hagia Sophia in Constantinople, were also built during Justinian’s reign.

Isidore of Miletus & Anthemius of Tralles for Emperor Justinian, Hagia Sophia, Constantinople (Istanbul), 532–37 (photo: © Robert G. Ousterhout)

Constantinople (map: Carolyn Connor and Tom Elliot, Ancient World Mapping Center, CC BY-NC 3.0)

Following the example of Rome, Constantinople featured a number of outdoor public spaces—including major streets, fora, as well as a hippodrome (a course for horse or chariot racing with public seating)—in which emperors and church officials often participated in showy public ceremonies such as processions.

Christian monasticism, which began to thrive in the 4th century, received imperial patronage at sites like Mount Sinai in Egypt.

Monastery of Saint Catherine, Sinai, Egypt (photo: Joonas Plaan, CC BY 2.0)

Apse mosaic with Virgin and Child, c. 867, Hagia Sophia, Constantinople (Istanbul) (photo: Evan Freeman, CC BY-NC-SA 4.0)

Yet the mid-7th century began what some scholars call the “dark ages” or the “transitional period” in Byzantine history. Following the rise of Islam in Arabia and subsequent attacks by Arab invaders, Byzantium lost substantial territories, including Syria and Egypt, as well as the symbolically important city of Jerusalem with its sacred pilgrimage sites. The empire experienced a decline in trade and an economic downturn.

Against this backdrop, and perhaps fueled by anxieties about the fate of the empire, the so-called “Iconoclastic Controversy” erupted in Constantinople in the 8th and 9th centuries. Church leaders and emperors debated the use of religious images that depicted Christ and the saints, some honoring them as holy images, or “icons,” and others condemning them as idols (like the images of deities in ancient Rome) and apparently destroying some. Finally, in 843, Church and imperial authorities definitively affirmed the use of religious images and ended the Iconoclastic Controversy, an event subsequently celebrated by the Byzantines as the “Triumph of Orthodoxy .”

Middle Byzantium: c. 843–1204

In the period following Iconoclasm, the Byzantine empire enjoyed a growing economy and reclaimed some of the territories it lost earlier. With the affirmation of images in 843, art and architecture once again flourished. But Byzantine culture also underwent several changes.

Middle Byzantine churches elaborated on the innovations of Justinian’s reign, but were often constructed by private patrons and tended to be smaller than the large imperial monuments of Early Byzantium. The smaller scale of Middle Byzantine churches also coincided with a reduction of large, public ceremonies.

Katholikon church, 11th century, Hosios Loukas, Boeotia (photo: Evan Freeman, CC BY-NC-SA 4.0)

Monumental depictions of Christ and the Virgin, biblical events, and an array of various saints adorned church interiors in both mosaics and frescoes. But Middle Byzantine churches largely exclude depictions of the flora and fauna of the natural world that often appeared in Early Byzantine mosaics, perhaps in response to accusations of idolatry during the Iconoclastic Controversy. In addition to these developments in architecture and monumental art, exquisite examples of manuscripts, cloisonné enamels, stonework, and ivory carving survive from this period as well.

The Middle Byzantine period also saw increased tensions between the Byzantines and western Europeans (whom the Byzantines often referred to as “Latins” or “Franks”). The so-called “Great Schism” of 1054 signaled growing divisions between Orthodox Christians in Byzantium and Roman Catholics in western Europe.

The Fourth Crusade and the Latin Empire: 1204–1261

In 1204, the Fourth Crusade—undertaken by western Europeans loyal to the pope in Rome—veered from its path to Jerusalem and sacked the Christian city of Constantinople. Many of Constantinople’s artistic treasures were destroyed or carried back to western Europe as booty. The crusaders occupied Constantinople and established a “Latin Empire” in Byzantine territory. Exiled Byzantine leaders established three successor states: the Empire of Nicaea in northwestern Anatolia, the Empire of Trebizond in northeastern Anatolia, and the Despotate of Epirus in northwestern Greece and Albania. In 1261, the Empire of Nicaea retook Constantinople and crowned Michael VIII Palaiologos as emperor, establishing the Palaiologan dynasty that would reign until the end of the Byzantine Empire.

The route and results of the Fourth Crusade (Kandi, CC BY-SA 4.0)

While the Fourth Crusade fueled animosity between eastern and western Christians, the crusades nevertheless encouraged cross-cultural exchange that is apparent in the arts of Byzantium and western Europe, and particularly in Italian paintings of the late medieval and early Renaissance periods, exemplified by new depictions of St. Francis painted in the so-called Italo-Byzantine style.

Late Byzantium: 1261–1453

Artistic patronage again flourished after the Byzantines re-established their capital in 1261. Some scholars refer to this cultural flowering as the “Palaiologan Renaissance” (after the ruling Palaiologan dynasty). Several existing churches—such as the Chora Monastery in Constantinople—were renovated, expanded, and lavishly decorated with mosaics and frescoes. Byzantine artists were also active outside Constantinople, both in Byzantine centers such as Thessaloniki, as well as in neighboring lands, such as the Kingdom of Serbia, where the signatures of the painters named Michael Astrapas and Eutychios have been preserved in frescos from the late 13th and early 14th centuries.

Mosaic of Theodore Metochites offering the Chora church to Christ, Chora monastery, Constantinople (Istanbul) c. 1315–21 (photo: Evan Freeman, CC BY-NC-SA 4.0)

Yet the Byzantine Empire never fully recovered from the blow of the Fourth Crusade, and its territory continued to shrink. Byzantium’s calls for military aid from western Europeans in the face of the growing threat of the Ottoman Turks in the east remained unanswered. In 1453, the Ottomans finally conquered Constantinople, converting many of Byzantium’s great churches into mosques, and ending the long history of the Eastern Roman (Byzantine) Empire.

Süleymaniye Mosque in Istanbul—designed by Mimar Sinan and inaugurated 1557—was influenced by Byzantine architecture (photo: Evan Freeman, CC BY-NC-SA 4.0)

Andrei Rublev, The Trinity, C. 1410, tempera on wood, 142 × 114 cm (Tretyakov Gallery, Moscow)

Post-Byzantium: after 1453

Despite the ultimate demise of the Byzantine Empire, the legacy of Byzantium continued. This is evident in formerly Byzantine territories like Crete, where the so-called “Cretan School” of iconography flourished under Venetian rule (a famous product of the Cretan School being Domenikos Theotokopoulos, better known as El Greco).

But Byzantium’s influence also continued to spread beyond its former cultural and geographic boundaries, in the architecture of the Ottomans, the icons of Russia, the paintings of Italy, and elsewhere.


Videoyu izle: Letovanje Albanija 2021 (Aralık 2021).